İSLAM ve BİLİM

       

ALTUNTOP.ORG

İSLAM ve BİLİM

ZİYARETÇİ DEFTERİ

TAVSİYE EDİNİZ.

SAYFA YÜKLENİYOR.

LÜTFEN BEKLEYİNİZ.

WWW.ALTUNTOP.ORG

ZURAFANIN BOYNUNDAN - ALTUNTOP.ORG

İSLAM ve BİLİM

ZURAFANIN BOYNUNDAN

******

ANA SAYFA

****

İSLAM ve BİLİM

****

ÖNSÖZ

****

ALFABETİK KONULAR

****

POPULER KONULAR

****

SON EKLENENLER
****

YENİ 20 SAYFA

* Organ Bağışı ve Nakli

****

* Telfik Nedir ?

****

* NÜFUS PLANLAMASI TUZAK, KÜRTAJ CİNAYETTİR

****

* Avrupa'da Nüfus Endişesi

****

* ARTMAYANLAR MUTLAKA EKSİLİRLER

****

* NÜFUS PLANLAMASI VE GERÇEKLER

****

* MÜSLÜMANIN SAATİ

****

* İSRAİLİYAT NEDİR, NE DEĞİLDİR?

****

* CAHİLİYE DÖNEMİNDE NESİ' OLAYI

****

* MÜSLÜMANLAR UYANIK OLMALIDIR

****

* İSLAMDA İLK FİTNE

****

* FAYDALI İLİM ÖĞRENMEK

****

* BİYOLOJİK TEHLİKE VE AHLÂK

****

* BUDA KİMDİR VE BUDİZM NEDİR?

****

* İLİM ÖĞRENMEK

****

* ŞEYTAN CİNLERDENDİR - MELEK DEĞİLDİR

****

* Okuma - Yazma Komedisi.

****

* İSLAM AÇISINDAN DİN ve BİLİM

****

* SEBE MELİKESİ BELKIS'IN TAHTININ NAKLİ

****

* ZAMANIN BİLİMSEL GERÇEĞİ

****

****
****
KATEGORİLER
****
MÜSLÜMAN
BİLİM ADAMLARI
****
****

ALTUN SAYAC

Aktif Ziyaretçi: 2
Bugün Gelen Ziyaretçi: 238
Toplam Ziyaretçi: 1499768
IP Adresiniz: 54.166.141.69
Çözünürlüğünüz:

Sitemizi ziyaretiniz

****
ANA SAYFA
****

 

  Merhaba kısa boylu insanlar!
       Aşağıda havalar nasıl? Yukarıda epey serince rüzgârlar esiyor. Bugün sizlerle sohbet sırasını ben aldım. Boynumun uzun yaratılışından dolayı maymuna yaptığınız gibi bana da bir iftira attınız. Şimdi sizinle boynumun uzaması mevzuunda sohbet ederken, Rahmeti ve Kudreti sonsuz Yaratıcımın üzerimde gösterdiği ince ve hassas ölçülü sanatlarından da bahsetmek istiyorum. Aslında boynumla ilgili iddiayı ortaya atan hemcinsiniz olan Lamarck; bildiğim kadarıyla kötü bir insan da değildi. Ama sonradan gelenler hakkımızdaki düşüncesini istismar ederek ateistlikte kullandılar. Hakkımdaki meşhur iddiaya göre atalarım başlangıçta keçi kadar bir hayvanmış (!), devamlı olarak ağaçların dal ve yapraklarını yiyerek karınlarını doyurmaktalarmış. Ağaçların alçak kısımlarındaki yapraklar bittikçe zavallı dedelerim ön bacakları üzerinde yükselerek boyunlarını üst kısımlardaki dallara uzatmaya çalışmışlar. Zamanla boyunları ve ön bacakları uzamış, kazandıkları bu özellik onların genetik programlarına da işlenmiş (!) ve uzun nesiller sonra şu anda sahip olduğum şekle dönüşmüşüz (!). İşte, benim sözde hikâyem!!! Bu hikâye üzerine "kullanılan organlar gelişir, kullanılmayanlar körelir" diye kısmen doğru, fakat mübalağalı bir şekilde çarpıtılarak türleri değiştiren bir kanun haline getirilen bir formül de çıkardılar. Kısmen doğru dememin sebebi şudur: Bir canlı yaşarken yaptığı işe ve belli organlarını kullanma davranışına göre hakikaten gelişir ve organlarını aynı tarzda kullanmayan birine göre daha güçlü olur. Fakat kazandığı bu özellik genetik programına işlenmez ve yavrularına geçmez. Meselâ dünya şampiyonu bir haltercinin çocuğu çalışırsa babası gibi olur, fakat çalışmazsa emsalleri gibi zayıf kalır.

     


     Aynı dönemde yaşayan keçilerin ataları niye uzamamışlar ki? Bugün de ormanlara büyük zararlar veren yaban keçileri yine çalıların ve ağaçların dallarına uzanıyorlar, ama boyları hep aynı. Bu ve benzeri soruların cevapları tabii ki verilemedi. Zaten daha sonra yapılan çeşitli deneyler ve gelişen modern genetik bütün bu iddiaları çürüttü. Canlıların vücutlarına ait hususiyetlerin, sonsuz bir ilim ve kudretin eseri olarak genlerle kodlanıp hücrelerin içinde paketlendiği ortaya çıkarılınca, boynumun da, istememle veya dallara uzanmamla uzamayacağı anlaşılmış oldu.
   Biyolojik adaptasyona örnek olarak verilen boynumun uzunluğundan dolayı, rakiplerimden daha iyi beslenerek onlara bir üstünlük sağladığıma dair tesbit edilmiş hiçbir delil yoktur. Nitekim bugün bitkilerle beslenen yüzlerce tür hayvan, yaratıldıkları hususiyetlere uygun olarak beslenmelerini sürdürmektedir. Ben sadece, yaratılıştan sahip olduğum boy avantajımdan dolayı ağaçların üst dallarında kimsenin yetişemeyeceği uç kısımlardaki taze yaprak ve meyveleri rahatça toplayabilme gibi bir nimete nail olmuşum. Bu yüzden Rabbime şükrediyor ve kendi dilimce O'nu daima zikrediyorum. Rabbim her canlıya ait farklı üstün yanlar ve hususî ihsanlar vermiştir, bu yüzden kimsenin beni kıskanmasına da gerek yok.
        Her sistem ve yapıyı bir bütün olarak düşündüğünüzde, onun her noktasının ve ihtiyaçlarının en ince teferruatıyla bilinmesi gerekir. Böylece hayatta karşılaşabileceği bütün menfî şartlara karşı da tedbirlerin alınmış olduğunu görürüz. Beni yaratan Rabbim 5.5 m yükseklikte olan beynimin beslenmesi için bana çok güçlü bir kalb vermiştir. Meselâ kalbinizdeki pompalama gücü ile fışkırtılan kanın basıncı 120 mmHg (büyük tansiyon) iken, kalbimden fışkırtılan kanın basıncı 215 mmHg'dır. Beynimi besleyecek kan ancak bu kadar güçlü bir basınçla kalbimin bulunduğu yerden 3 m yükseklikteki başıma çıkarılabilir. Tabii bu kadar yüksek kan basıncının tehlikeli neticeleri olabilirdi, meselâ beyin damarlarım patlayabilir ve beyin kanamasından ölebilirdim. Ayrıca kalbimden 2 m daha aşağıda kalan alt bacak bölgelerimdeki kan, yerçekiminin de tesiriyle çok daha büyük basınca ulaşır, ayaklarımda ödemlere (şişkinliklere) sebep olur ve ayaklarımdaki kılcal damarlarım bu basınçla genişleyip patlardı. Fakat bunların hiçbiri olmuyor, çünkü sonsuz ilmiyle bütün bunları bilen ve ona göre yaratan Müdebbir Rabbim, bunun tedbirini almıştır. Kalbimden çıkıp vücuduma kan taşıyan aort damarı beynimi beslemek üzere yukarıya dönen ve boynumdan başıma uzanan bir dal olarak şah damarını (carotid arter) yapar. Şah damarımda çok yüksek basınçla ilerleyen kan, beynime gelmeden önce çok muazzam bir drenaj sistemine sahip olacak şekilde dallanmış bir atardamar ağına girer. Böylece başıma gelen kanın basıncı 90 mmHg'ya düşürülür ve beyin kanamasından, göz ve kulak damarlarımın patlamasından korunurum. Bu organizasyon, şehir şebekesinin ana borusunda çok yüksek basınca sahip olan suyun yüzlerce evin her birine ayrı ayrı kol vermesi neticesinde basıncının düşmesine benzetilebilir.
        Rabbim ayaklarımda çok farklı bir mekânizma yerleştirmiştir. Bunun benzerini jet pilotlarında ve varis hastalarınızda kullanıyorsunuz. Jetler bir dalıştan sonra ani yükselişlerinde yerçekimine ilâve olarak bir de uçağın hızından dolayı müthiş bir çekim gücüne maruz kalırlar. Bu çekim gücü pilotların vücutlarındaki kanı bacaklarına doğru çok büyük bir basınçla iter ve bu durumda pilotların bacaklarındaki damarlar genişleyip deforme olabilir veya patlayabilir. Bunu önlemek için de sıkı ve sağlam bir malzemeden yapılmış bir elbise giyerek bacaklarını sıkarlar. Aynı şekilde uzun süre ayakta hareketsiz duran insanların bacaklarında oluşan toplardamar genişlemelerine karşı kullanılan bacağı saran varis çoraplarını da misal verebiliriz. Sizler daha bu işleri yeni yeni öğreniyorsunuz. Halbuki Rabbim beni yaratırken kalbimin hasıl ettiği yüksek basıncın bacaklarımda meydana getireceği tahribatı bildiği için, dizimin altında kalan alt bacak bölgelerimi çok kalın ve sıkı, hususî bir deri ile sarmıştır. 
        Su içerken başımı aşağı indirdiğimde basınç çok yükseleceği için, ayaklarımı açarak kalbimin seviyesini de aşağı indiriyorum. Bu duruş şekli basıncın fazla yükselmesini nisbeten engelliyor. Fakat bu durumda düşmanlarımın boynuma atlamaları kolay olduğundan ben kolay kolay su içmiyorum. Zaten suya ihtiyacım da yok. Ağaçların taze yapraklarının % 70'i su olduğundan bu vücudumun su ihtiyacını karşılamaktadır. Bazen çok temiz bir su bulursam ve etrafta da bir tehlike sezmiyorsam ancak o zaman boynumu eğerek su içerim.

Memelilerin büyük bir çoğunluğunda olduğu gibi benim de boynumda yedi omur vardır. Bir fare ve kedinin aynı sayıda boyun omuru vardır. Bu sizi şaşırtmış olabilir. Halbuki siz şöyle düşünmüşsünüzdür: "Bir farede yedi boyun omur varsa, zürafa'da herhalde çok daha fazla sayıda boyun omuru olmalıdır!" Halbuki birkaç memeli türü haricinde bütün memelilerin boyun omuru sayısı yedidir. Bu da Rabbimin bütün memelileri benzer mimarî projelere uygun yarattığını gösterir. Ama bu benzerlik yanında her türe has sonsuz sayıda farklı hususiyetler yaratarak sanatının inceliğini ve ilminin sonsuzluğunu göstermiştir. Benim de boynumdaki yedi omur çok iri gövdeli olup, tıpkı bir inşaatın kirişleri gibi birbirine bağlanmış ve üzerlerindeki delikler hep aynı hizaya getirilmiş, yemek ve nefes borularımı koruyucu bir oluk halini almıştır.
        Bütün memeli hayvanlar içinde, 5,5-6 metreye varan boyumla, en uzun boylu, geviş getiren, çift tırnaklı ve boynuzlu bir canlıyım. Boynuzlarım diğer boynuzlu hayvanlardan farklı olarak çok kısa ve üzerlerinde kadife gibi bir deri ile örtülüdür. Her iki cinsiyetimizde de bu boynuzdan bulunur. Boynum çok uzun olunca tabii ki nefes borum da çok uzundur. Akciğerlerimle, ağız ve burnumu birleştiren 1,5 metre uzunluğunda ve 5 cm çapındaki nefes borumla birlikte bronşlarımın iç boşluğu çok büyük olduğundan, burada kalan ve solunumda kullanılmayan ölü hava tabir ettiğiniz kullanılmış ve kullanılmamış hava karışımının hacmi de çok büyüktür. Bu durum solunum açısından bir dezavantaj olarak görülse de Rabbim buna karşılık bana daha sık nefes alıp-verme kabiliyeti vermiştir. Meselâ sizler istirahat halinde dakikada 12-15 nefes alırken, ben 20'den fazla nefes alarak anatomik yapımın gerektirdiği bu sıkıntıyı rahatça telâfi ederim.

Afrika'nın tropik ve subtropik bölgelerindeki savan adı verilen geniş çayırlık ve yüksek ağaçlı bölgelerde yaşarım. Daha çok çiftçenekli bitkilerle beslenirim. Akasya ağaçlarının çiçek ve taze yaprakları en sevdiğim yiyeceklerin başında gelir. Ayrıca bu bölgede 40-60 kadar farklı odunsu bitki türünün uygun yerlerini yerim. Ağzım tam bu iş için yaratılmıştır. Kaslı ve çok oynak dudaklarım, 46 cm uzunluğundaki güçlü dilim dikenli dalların üzerinden çok hızlı ve hassas bir şekilde yaprakları sıyırır. Dilimin üzerindeki keratinden yapılmış hususî çıkıntılar tarak gibi iş görerek dilimin dikenlerle yaralanmadan çalışmasına yardımcı olur. Dişilerimiz biraz daha fazla beslenirler. Kolay değil tabii ki! Yavru büyütecek, sütle besleyecek, bunu karşılamak için de daha fazla bitki tüketmek mecburiyetindedirler. Zaman zaman toprak da yeriz, hattâ bazı eski kalıntı kemik bile yediğimiz olur. Bunun sebebi, vücudumuzun ihtiyacı olan kalsiyum ve benzeri diğer birçok mineral ihtiyacını karşılamaktır.
        Erkeklerimiz sekiz yaşında baba olabilirken, hanımlar dört-beş yaşlarındayken anne olabilirler. Sizin yavrularınız anne karnında dokuz ay beklerken benimkiler tam 15 ay anne karnında kalırlar. Hamilelik süresi bir yılı geçtiği için belli bir mevsime bağlı üreme dönemimiz yoktur. Zaten bu ekvator civarında öyle pek mevsim farkı da yok. Her zaman sizin yazınız ve baharınız gibi... Doğumdan beş ay sonra eşim tekrar hamile kalabilir. Eşimin ömrü yaklaşık 25 sene kadar olduğuna göre ömrü boyunca 5-10 arasında yavru sahibi olabilir. Yavrumu ayakta doğururum ve iki metreden aşağı düşmesine rağmen doğumdan birkaç dakika sonra bir-iki sendelemeden sonra kalkarak yürür. Yavrum ayda 8 cm kadar büyür ve 18 ay kadar da annesini emer. Maalesef yavrularımızın % 50'si ilk altı aylarında başta aslan olmak üzere leopar ve sırtlan gibi hayvanlara yem olmaktalar. Onları kollamak için çok hassasiyet gösteriyoruz, ama çocuk işte, kaşla göz arasında kayboluveriyor. Bir de bakmışsın bir aslanın pençesinde... Elimizden de bir şey gelmiyor, tek başıma olsam aslan bana saldırdığında çok kuvvetli tekmeler atarım ve kendimi korurum. Ekseriyetle 10 kadar yavruyu 2-3 yetişkinin kontrolünde gezdiririz. Görme, koklama ve işitme duyularımın hepsi iyidir. Fakat en çok görme duyum keskindir. Bir kilometre mesafeden bile eğer kamufle olamadıysa, yaklaşan bir aslanı görebilirim. Zaten günde iki saat ancak uyurum.
        Diğer çift toynaklı hayvanların erkekleri birbirleriyle üreme zamanında çok kavga ettikleri halde bizler çok nadir kavga ederiz. Fakat kavga edersek kafalarımızı birbirimize 1500 kg'lık bir güçle vururuz. Bu darbe ile bazen boynuzu ve çenesi kırılan olabildiği gibi gözü çıkan bile oluyor. Ne yapalım? Bu da bizim fıtratımız! Onun için erkeklerimizin kafatasları darbelere dayanıklı çok yoğun kemiklerle sarılmış durumdadır. Yaşlandıkça kafamızın ağırlığı yılda bir kilogram kadar artar ve 20 yaşında bir erkeğin kafası 30 kg'a ulaşır.

Kendi aramızda haberleşmemiz ekseriya sessiz ve işaret diliyledir. Ancak tehlike durumunda sesli olarak haberleşiriz. Boyumuzun yüksekliğini ve görmemizin keskinliğini kullanarak çok uzaklardan bile haberleşebiliriz. Meselâ, 5-10 kadarımızı bir arada ve kulaklarını dikmiş halde hep aynı yöne bakarken görürseniz bilin ki bir düşmanımız sinsice yaklaşıyordur. Tabii biz de hemen savunma ve tekme atma pozisyonuna geçeriz veya uygun bir yere mevzileniriz. En büyük düşmanımız olan aslanlar bizi, engebeli ve bozuk zeminli bir sahaya doğru sürmeyi ve kovalamayı isterler. Zira panikleyip de kaçmaya başladığımızda, çukurlu ve bozuk zeminlerde uzun boyumuzun bir dezavantajı ortaya çıkar ve dengemizi kaybedip yuvarlanırız. Bu anda da aslanlar boynumuza atlarlar. Aslanlar bu zayıf yanımızı bildiklerinden, düzgün ve rahat koşabileceğimiz sahalara doğru yönelmeye bakarız. Ne yapalım Rabbimin kurduğu gıda zincirinin dengesi böyle. Bir yerde bütün canlıların kaderi bu, hepimiz birbirimize bağlanmışız. Güçlü olan hayatta kalıyor, zayıf olan yem oluyor. Fakat bu çok hikmetli bir denge içinde yürütülüyor; hem avcı hem de av olarak iki tarafın da nesli sürecek şekilde hayat sahnesinde Rabbimin isimlerine tercüman olmaya devam ediyoruz.
        En çok sevdiğim ve yediğim ağaç olan akasya ile aramda çok hususî bir münasebet vardır. Ben akasya ağacının taze ve yeni sürgünlerini bir miktar yerim, bütün ağacı kurutacak kadar değil. Yaratıcımız nasıl yapıyor bilmiyorum, bir şekilde ağacı uyarıyor ve onun yapraklarındaki suyun tadını acılaştırıyor. Bitki öz suyunun içinde taninler başta olmak üzere acı maddeler sentezlenmeye başlıyor ve ben de mecburen yaprakları yemeyi kesiyorum. Ağacı sadece budamış oluyorum. Ağaca borcumu da hemen ödüyorum. Nasıl mı borç ödüyorum? Akasya'nın çiçeklerini yerken başımdaki ve boynumdaki kıllarıma takılan polenleri, yemek için gittiğim başka bir akasya ağacına nakletmiş ve tozlaşmalarına yardım etmiş oluyorum. Nasıl ki böcekler bu şekilde birçok bitkinin tozlaşmasını sağlıyor. Afrika'daki bu akasyaların tozlaşmasını da ben sağlıyorum. Bir günde yaklaşık 20 kilometre karelik bir sahadaki 100 kadar akasya ağacını gezerek onların polenlerinin birbirine taşırım. Tabii ki bu işi bilerek yapmıyorum. Rabbimin verdiği hususî bir sevk ile (bazılarınız yanlış bir değerlendirme ile içgüdü diyorlar) hem karnımı doyuruyor, hem de bu ağaçların üremesine yardım ediyorum. Böylesine müthiş bir denge ve programın bir aktörü olarak beni yaratan Rabbime sizin vasıtanızla şükranlarımı arzediyor, uzun boynumu O'nun huzurunda hürmetle eğiyorum.
   
 * Prof. Dr. Arif SARSILMAZ’IN MAKALESİ SIZINTI DERGİSİ’NDEN ALINDI *

ANA SAYFA
****
****
face paylaş
****

YASAL UYARI

****
İLETİŞİM SAYFASI
****
****
****
FACEBOOK  SAYFAMIZ
 ****
HABERLER
****
ANA SAYFA
****

** ** **

Bu site en iyi Internet Explorer 5.0 ve üzeri sürümlerde  1024x768 piksel ayarlarında görüntülenir.

COPYRIGHT © 2005 BY ALTUNTOP.ORG / Abdülhakim ALTUNTOP HER HAKKI SAKLIDIR.